PAYLAŞ
Günlük Örnekleri

Günlüğümün ilk gününden önce kendime sonra da bir gün bunu okuyacak kişilere merhaba…

Çocukluğumdaki Günlük Maceramdan Kısa Bir Not;

Önceleri her akşam kendimi defterin başında bulduğum ve heyecanla o günü yazdığım günlük günümüze kadar tazeliğini koruyamadı ne yazık ki. Geçenlerde ofiste oturmuş çayımı yudumlarken günlüğüm aklıma geldi. O çocukluğum hatıralarını yüklediğim ve her sayfasında benden bir iz olan günlüğüm… Neredeydi acaba? Çocukluğun verdiği hoyratlıkla kim bilir nerede unutmuş, nerede bırakmış veya nerede kaybetmiştim bilemiyorum. Ama yaşı kaç olursa olsun insanın günlük tutması kadar güzel bir şey olamaz. Çocukluk yıllarında da bunun farkındaydım şimdi 24 yaşında genç bir delikanlı olunca da önemini unutmadım.

Bazen sırf o gün yaşadığım olayları unutmamak için olayın hemen ardından eve gider ve gerçekleşen olayları yazar günlüğü yarım bırakırdım. Çünkü çocukken evde durmazdık biz. Hep sokaklarda, hep oyun ve eğlence halindeydik. O yüzden bazen günlüğün tek sayfası yetmezdi koca günü anlatmaya. Özet geçerdim… Her sayfada tarih olduğu için diğer sayfaya geçersem tüm büyü bozulacak gibi gelirdi. O yüzden hep tek sayfalık hatıralar vardı geçmişimde. Şimdilerde ise o bir sayfayı dolduramayacak kadar az şey geçiyor günlerimden. Sıkıcı, rutin ve birbirinin tekrar olan günler yaşıyorum. Hayat işle ev arasında geçip gidiyor. Ödenecek borçlar, bazen ev bazen iş bazen de ilişkilerde yaşanan sıkıntılar. Sadece beynimde koca bir ağrıya sebep oluyor.

Elimde olmadan yaşadıklarımı, göz yumarak içime atıyorum. Neresinden tutsam bu hayatı orasından itiyor sanki beni. Hiç dost canlısı değil bu dünya. Daha çok para canlısı gibi… Para kimdeyse ona dört elle sarılmış gibi. Şükür nedir bilmeyenlere secde ettirmiş gibi. Aman neyse, fakirin zaten hep çenesi yormuştur para.

Günlüğümün İlk Günü;

Bugün her zaman ki gibi alarmın çalmasıyla saat 7:20 civarında uyandım. Gözlerim açık olsa bile beden hala iletişime kapalıydı tabi ki. Biraz sersemlik, biraz da uykusuzluğun verdiği offlayıp pufflama eşliğinde yatağı terk ettim. Bu ilk defa ayrılışımız olmuyordu. Düzeyli bir birlikteliğimiz var kendisiyle. Her akşam hiç sıkılıp usanmadan bekler beni kendisi. Ev ahalisi odamda geçirdiğim süreden yakınsa da ben günün yorgunluğunu ancak onunla buluştuğumda atabiliyorum. Bütün gün bilgisayar başında gözlerim kıpkırmızı olana kadar içerik yazmak önce beynimi, sonra gözlerimi ve en sonunda da düşüncelerimi yoruyor. Neyse konu çok dağıldı.

El yüz yıkama ve oyalanma fastı biraz uzun sürdüğü için 7:45’te terk etmem gereken evi 7:51’de terk ettim. Bu yüzden biraz hızlı adımlarla otobüse yetişmem gerekiyordu. Zaten sürekli iptal edilen sefer arada sırada da olsa gelebiliyordu. Bu yüzden yakalama ihtimaliyle 08:06’da durakta olmalıydım. Adımlarımı hızlandırdım ve bazı evrelerde koşmaya başladım. Hafif yokuş olan sokağımdan seri adımlarla yukarı doğru tırmandım. Işıkları geçtikten sonra önce sırasıyla sağa ve merdivenlerden yukarı yani sola doğru ilerledim. Kendimi parkın ortasında buldum her sabah bulduğum gibi.

Etrafta çoğunluğu 50 yaş ve üzeri bay/bayan işsizlerin oluşturduğu spor yapma çabasındaki insanlar bulunuyor. Her sabah bir taraflarındaki kıllar terleyene kadar saçma sapan hızlanıp hızlanıp yürüyorlar. Çoğu gruplar halinde ve milleti çekiştirerek yapıyor spor dedikleri şeyi. Bu benim hiç hoşuma gitmiyor açıkçası. Çünkü hepsinin spor sonunda kısır günü yaptıklarını tahmin edebiliyorum. Yoksa onca senedir yürüyüş hiç mi bir şey eksiltmez insandan?

4-5 tane dilenci kardeşi (samimiyetten değil hepsi kardeş bunların) yine suskunluğumla bıktırıp, pes ettiriyorum ve bugünde onlara para vermeden yürümeye devam ediyorum. Eli ekmek tutabilecek ama yine de millete el uzatarak para alma çabası olan insanlardan nefret ediyorum. Elbette zamanında bende o kardeşlere para verdim. Ama sırf ben para verdiğim için beyinlerinin en sağlam taraflarına beni yazmaları ve her geçtiğimde benimle beraber 500 metre yürümeleri canımı sıktı. Ağızlarında ise hep aynı ilahi; “Allah Rızası İçin.” Allah bile o gün karnını doyuracak kadar para kazandıktan sonra dilenmenin haram olduğunu söylüyor. Ama nereden bileceksiniz ki?

Sizin için “Allah” sadece insanların bam teline dokunmak için kurulan cümlenin en sık kelimesinden ibaret

Parkı da ardımda bırakıp girişinde kaçak sigara satan dayının olduğu üst geçide giriyorum. Hızlı adımlarım köprünün de sonuna çabucak ulaşmamı sağlıyor ve aşağı inip başka bir durakta otobüslerini bekleyen insanların arasından sıyrılıp karşı yola geçiyorum. Hala yakalayabilme şansım var otobüsü. O yüzden hiç sevmesem de milletin arasından koşmaya başlıyorum. Okmeydanı metrobüs köprüsünün üzerinde hızımı arttırıp merdivenlerden inerken telefonun saatine bakıyorum. Saat; 08:06. Tam vaktinde duraktayım. Gözüm hemen otobüs saatlerini gösteren panoya takılıyor. 146M gelecekler arasında görünmüyor. İki seçenek var; Ya otobüs gelmek üzere ya da kaçırdım. Ben yine bardağın dolu tarafından bakmayı deniyorum. Ve bugün şanslı günümde olmalıyım. Geçen iki otobüsün ardından 146M Başakşehir 4. Etap – Mecidiyeköy otobüsü uzaktan görünüyor. Ne de güzel salınarak içimi yakarak geliyor öyle.

146m

Şanslı günümde olduğumu tamamlayacak bir şey kalıyor geriye. Oda pek rastlamadığım boş koltuk. Otobüsün kapısı açılınca içeriye ilk adımı atan ben olduğum için boş koltuğa denk gelme oranım daha yüksek. Yani kesin gol olur bu maçta. Akbili cihaza dokundurur dokundurmaz hemen kartal bakışlarımla içeriyi kesmeye başlıyorum. Ve bingo! 3-4 tane boş koltuk var. En uzaktakini ve otobüsün gidiş yönüne doğru olan koltuğa oturuyorum. Bir bayan yanı. İstesen bulamazsın o kadar değerli yani. Hanımefendi uykusuzluğunu otobüste gidermek için gözlerini çoktan yummuş ve kendini müziğin rahatlatıcı etkisine çoktan bırakmış. Son 4 durak kalana kadar varlığımın farkına bile varmadı. Sonra çalan bir telefonla oturduğu koltuktan sıçradı. Bu hafif tebessüm etmeme sebep olmuştu. Bazen böyle küçük şeylerden de gülümseyemeyecekse ne güldürecek bizi şu dünya da? Neyse, yine o son 2 durakta karşılaştığım yoğun trafik ile baş başa kalıyorum. Basın tesisleri ile istoç camii durağı arasında o trafik cumartesi günleri haricinde hiç değişmez. O yüzden tek kelime etmiyorum. Cumartesi olsa ana avrat susarım çünkü!

Elimden kahvemi, günlüğümü ya da şarap bardağımı alırsanız mahvolurum.

– Jennifer Aniston

Durağa vardığımızda Saat 08:41. Yani mesainin başlamasına tam 19 dakika var. Ofise gitmeden önce her sabah uğradığım Uludağ Simit Evi‘ne gidebilirim. 19 dakika, simit – çay ve ardından yakılacak 1 dal sigara için gayet makul bir süre. İstoç Ticaret Merkezi’nde check-in yaptıktan sonra simit ve çayımı alıyorum. Hepsi 2.25 TL tutuyor. Her sabah aynı parayı ödeyip, aynı şeylerle kahvaltı yapıyorum. Sıcak simiti çok seviyorum ve herkesin sevmesi gerektiğine inanıyorum. Sonrasında kahvaltının ardından beni dürtükleyen sigaraya doğru seyirtiyorum. Viceroy Switch’den bir dal alıp, tuşuna basarak patlatıyorum. Artık naneli bir sigaram var. Ve yine küçük bir detaydan küçük bir tebessüm doğuruyorum.

Tüm görevleri başarıyla tamamladıktan sonra mekanı hızlı adımlarla terk ediyorum. Şimdi ki hedefimiz Öksüzoğulları Plaza. Tam 08.58’de plazanın asansöründe buluyorum kendimi. 9. katın düğmesine basıp aynada tipsizliğimi seyrediyorum. Buna da şükür diyerek günün ilk şükür duasını etmiş oluyorum. Taç Porselen‘e giriş yapıp önüme gelen herkese Selamın Aleyküm, Günaydın ve Afiyet Olsun cümlelerini ardarda söylüyorum. Çünkü ben geldiğim zaman her sabah Ali Dayı, Sare Abla ve Kader mutfakta kahvaltılarına başlamış oluyor. Bazen extra isimler oluyor tabi ki ama bu isimler fix, banko ve değişmez kadro.

Her sabah yaptığım gibi Yaşam Pınar’ım olan suyumu sebilden doldurup bilgisayarımı açıyorum. Dünden kalan işlere start veriyorum ve akşam çıkışa kadar bu işler devam ediyor. İşlerin detayına girersem bugün bitmez. O yüzden iş işte ve para kazanmak için her zaman ki gibi yazıyorum. Gözlerimi gören doktor bilgisayardan uzak dur dese de şimdilik kendime daha uygun bir iş göremiyorum.

Kulağıma kulaklığımı takıp ruh halim neyi gerektirirse onu dinliyorum yine. Dünen aynısı bugün de! Tek tek içerikleri yazarken aklımda binlerce düşünce… Neyse diyorum ve itiyorum hepsini bir kenara. Biraz daha arkama yaslanıp bir sigara yakıyorum tüm kendini yalnız hissedenlerin ruhuna. Paketteki hasta çocuk resmi dikkatimi çekiyor hass*ktir ya diyorum içimden. Çocuğu bile resmetmişler o yaşta sigara mı içiyordu sanki? diye soruyorum kendi kendime. Kafamdaki binlerce soruya 1001.’si ekleniyor. İşlerimi bir dargın bir barışık sonuçlandırırken saat 17:00’a yaklaşıyor. Bu saatler gözlerimin kıpkırmızı olduğu ve artık düşüncelerimin yok olduğu saatler. Mesai bitimine 1 saat kala benden hayır bekleyenin aklından şüphe ederim.

Artık saat 18:00 olmuş ve mesaim bitmişti. Bu kez bir ilk oldu metroya yürümek yerine Kader’in arabasıyla gittim. Amacım bir önceki metroyu yakalayabilmekti. Ama ne kadar hızlı gidersem gideyim yakalayamayacağımı anladım. Yine kaçmıştı. Yine tüm işten çıkanlarla birlikte tıka basa dolu metroya bindim. Önce İstoç’tan Kirazlı’ya, Kirazlı’dan Otogar’a, Otogar’dan da Merter’e geçerek metro maceramı metrobüse devrettim. Doluluk oranları %95’e ulaşan Metrobüs’lerden kendim için en uygun ve hafif içine girilebilir olanına giriş yaptım. İte kaka, milletin çarpmasına ve kötü kokuya ses etmeden Okmeydanı Metrobüs durağına kadar yolculuk ettim. Eve gittiğimde yine yorgunluktan ölüyor gibiydim. Hem bu aktarmalar hem de gün içinde yazılan onlarca içerik beynimi çok yoruyordu. Farkındaydım ama üstesinden gelebilecek bir şey yoktu. Babadan mirasta kalmamıştı, dolandırıcılık yapacak kadar karaktersiz de değildim. Hakkımızla çalışınca yorulmak gün sonuna kalan en gurur verici şey oluyor bazen.

okmeydanı metrobüs durağı
okmeydanı metrobüs durağı

Evde yemekler yendi ve ben günün yorgunluğunu atmak için önce güzel bir duş yaptım, ardından da şirketteki arkadaşım İlker’in metro’da önerdiği “23 Numara” isimli filmi izlemek için yatağıma uzandım. Filmin sonunu görmeden de yine rüyalara dalmışım

23 numara filmi
23 numara filmi
İndirme linkini görmek için lütfen yapınız.

CEVAP VER